17 Ekim 2011 Pazartesi

Paris'te Bu Gece Yarısı Hayat Bana Güzel


Bu hafta vizyona giren filmlerden bir çoğu, daha önceden duymuş olduğum ve izlemek için sabırsızlandığım yapımlardan oluşuyordu. Eskiden her hafta bir-iki film vizyona girerken, şimdi ise bu sayı beş-altılara çıkmış durumda. Yarı profesyonel sinema eleştirmeni olarak yapmam gereken, hemen hemen tüm filmleri izlemek ve buna ciddi bir vakit ayırabilmek, farkındayım.. Sadece vakit değil ciddi bir bütçeyi de kapsıyor bu durum. Evde dolan taşan harddiskler haricinde orjinal DVD ve Bluray'lerimin değeri binlerce TL olmuş durumda. Sağolsun bu durumda imdadıma Kent Meydanı Avşar Sinemaları yetişti. Eleştirisini yapacağım filmleri davetlileri olarak izleme şansı sundular bana.. Böyle bir teklif her sinema severin isteyipte bulamadığı cinstendi. Evimin konforunda salonlar, dev perdeler, 9 ayrı seçenek..
                  
Haftaya Bir Gün / One Day filmi ile başladım. Cuma günü ilk seansta izlediğim filmin yazısını, aynı gün içerisinde Kent Meydanı Starbucks'ta bir fincan Chai Tea Latte eşliğinde yazdım. Nitekim bu yazının sonucunda sadece benim bildiğim 22 kişi bu filmi izlemeye gitti (kimbilir bilmediğim kaç kişi var), bunların bir çoğu da tercihini Avşar Sinemaları'ndan yana kullandı.
                  

Cumartesi akşamı Woody Allen'ın Cannes Film Festivali'nin açılışında ilk gösterimi yapılan son filmi Paris'te Gece Yarısı / Midnight in Paris'i izledim. Woody Allen'ın ismi bende her zaman beklentilerimi yükseltmeye yetmiştir. Bu filmi de aylardır bekliyordum zaten. İzledikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bu film Woody Allen'ın en iyi filmi değil. Ama yine de usta yönetmenin fantastik öğelerle süslediği başarılı bir komedi. Sade ve doğal oyunculuklar, uzun ve akıcı diyaloglu bu senaryo ile harmanlanınca ortaya etkileyici ve güzel bir iş çıkmış. Zaten Woody Allen'ın tarzını biliyoruz. Bu filmde de onu rahatlıkla görmek mümkün. Filmin geçtiği şehir aslında başrol oyuncularından biri gibi. Bu filmde de başrol Paris. Filmin başındaki ilk 5 dakika boyunca Paris'in büyüleyici güzelliğine tanık olurken, içinizden bu şehirde yaşamayı istemenin geçmemesi mümkün değil. Yani filmin oyunculuklar ve diyaloglarından sonra öne çıkan kısmı; planları. Kısaca izlenebiliritesi yüksek bir film Paris'te Gece Yarısı. Her filminde olduğu gibi Woody Allen'ın bu filmi de bir yıldızlar şöleni. Fransız first ladysi Carla Bruni'nde kısa bir rolde filmde yer aldığını atlamayalım. (8/10)

                   

Yine Kent Meydanı Avşar Sinemaları'nda izlediğim başka bir film Hayat Sana Güzel / The Change-Up tipik bir Amerikan komedisi. Hani o "çerezlik" diye tabir ettiğimiz Hollywood filmlerinden. Bir kere izlersin, izlerken az çok gülersin, eğlenirsin ve salondan çıkarken bir çok yerini hatırlamazsın bile filmin. Çünkü gerek yoktur. İşte bu filmde aynı öyle çokta izlenmesi gerek olmayan filmlerden. Daha önce de bir çok filmde gördümüz bedenleri (veya ruhları) yer değiştiren karakterlerin etrafında dönen film, çok basit bir senaryoya sahip. Espriler bol küfürlü ve seks içerikli. Açıkçası izlerken aklıma bundan yaklaşık 9 sene önce vizyona giren Ateşli Piliç / The Hot Chick filmi geldi. Sabah uyanırlar ve bir bakarlar birbirlerinin bedenindeler.. Oyunculuklar rahatsız edici değil. Heleki bebekler cidden komik. Senaryoda komedinin sınırlarını zorlamak için konulmuş ama iğrençlikte Jackass'i aratmayan sahnelerde mevcut. Sonuç itibariyle film vaad ettiğini veriyor; geçici, tek seyirlik bir eğlence sunuyor. Ama genel olarak boş ve gereksiz filmlerden. Eğer vaktiniz varsa izleyebilirsiniz, yoksa büyük bir kayıp değil.. (5/10)

                  

Bir Gün / One Day filmini beğenmiş biri olarak yazısını yazarken son paragrafta bir cümle yazmıştım: Bu filmi ya çok beğeneceksiniz ya da nefret edeceksiniz diye.. Nitekim aldığım geri bildirimlerden de çıkan sonuç bu. Şimdiye kadar "ehh idare eder, orta karar" diyeni duymadım. Ya "Çok beğendim, çok etkileyici" diyenler oldu ya da "Ayy çok bayık, anlamsız, bilindik ve gereksiz. Nefret ettim" diyenler oldu. Tespitimde yanılmadığımı görmek bi anlamda güzel.. Bu filmin yazısına şu linkten ulaşabilirsiniz --> http://www.aliermanakyuz.com/2011/10/her-sene-ayn-gun.html?spref=fb 


Sonuç itibariyle film izlemek her ne kadar zevk işi de olsa bir filmin ne niyetle izlendiğininde çok önemi var. Bundan sonra devreye beklentiler giriyor ve beklentilerin karşılanıp karşılanmaması sonucu bir filmi sevip sevmediğimize karar veriyoruz. İstisnalar hariç çoğu film için geçerli bir durum.
                 
Bana gelirsek; ben bir sinema severim.. Her bulduğum fırsatta, her elime geçen filmi izlerim ve kendimce değerlendiririm. Fikirlerimi insanlarla paylaşırım.. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim; bir filmi izleyebileceğiniz en güzel yer sinema salonudur. Her ne kadar o eski, balkonlu, büyük sinema salonları, yerlerini AVM cep sinema komplekslerine bırakmış olsada, o atmosferin tadı bambaşka..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder