2 Şubat 2012 Perşembe

Artist Gibi Bir Film


Zaman makinesi icat edilmişte haberimiz yokmuş. Sadece bir sinema bileti parasına giriyorsunuz salona ve sizi 1920'lere götürüyor. O dönemin sinemasına, görsel bir şölene.. Etkiliyor ve büyülüyor. Bahsettiğim film; tam 10 dalda Oscar adayı olan The Artist. 
          
Eminim bir çok kişi duymuştur The Artist'in sessiz ve siyah-beyaz olduğunu.. Ve bu bir çok kişinin büyük bir kısmı için bu durum, filmin tercih edilmeme nedeni olacaktır, ki BÜYÜK bir hata. Ama sonuçta günümüz filmleri teknik anlamda birbirleri ile yarışırken ve her geçen gün daha üstün filmler karşımıza çıkarken neden bu geriye dönüş? İşte, sinemayı sinema yapanın ne olduğunu anlamamız için büyük bir fırsat bize.
                
Martin Scorsese'nin 3 boyutlu görsel şöleni Hugo gibi Artist'te aslında sinemanın ilk dönemlerine götürüyor izleyiciyi. Hemde o zamanların şartlarını birebir yansıtarak perdeye. Filmde, sessiz filmlerin yıldızı George Valentin'in sesli filmlere karşı çıkışını ve her yükselen kariyerin nasıl bir düşüşü olduğunu görüyoruz. Sadece müzik eşliğinde ilerliyor ve ara ara diyalogların siyah zemin üzerine yazıldığı karelerle destekleniyor film. Aynı o yılların, Charlie Chaplin filmleri gibi..   
                          
Aslında bugünün şartlarında çok iddialı bir çalışma The Artist. Çoğu sinema severin bırakın sessiz filmleri, siyah-beyaz film izlediğinden bile şüpheliyim. Filmde izleyicinin tek odak noktası oyuncular ve oyunculuklar oluyor doğal olarak. Hikaye anlatımı oyuncuların jest ve mimiklerine yükleniyor. Bu yüzden oyuncuların kusursuz başarısı göz kamaştırıyor ve filmi yukarılara taşıyor. 69. Altın Küre Ödül Töreni'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan Jean Dujardin ve En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olan Berenice Bejo, yine aynı dallarda Oscar'ın kuvvetli adayları. Diğer oyuncuların, hatta köpeğin performansının da 10 numara olduğunu belirteyim. 
                   
The Artist'in sinemada yarattığı o büyüleyici atmosfere kapılmamak neredeyse imkansız. Oyuncuların arasındaki kimyanın, yıllardır görmediğimiz, unuttuğumuz, belki de bildeğimiz bir anlatım tarzıyla önümüze sunulması ve tutması seyri keyiflendiren etmenlerin başında geliyor. Aslında film, dramı ve komediyi romantik bir havada, o siyah ve beyaz görüntü ile harmanlıyor. 
                    
Filmin set çalışmalarının da çok başarılı olduğunu atlamamak lazım. Dönemi yansıtma konusunda tek bir hata barındırmıyor. Arabalardan kostümlere, eşyalardan dekorlara 20'lerin sonu, 30'ların başı harika bir şekilde perdeye yansıtılıyor. Tam bir nostalji sineması anlayacağınız.
                   
Sonuç olarak bu filmin enerjisini sonuna kadar hissettim ben, salonda oturduğum süre boyunca. Kendimi 2 saatliğine hiç bilmediğim o döneme götürdüm. Eminim benim gibi düşünenler olacağı gibi bol efektli filmler dururken böyle bir filmin vizyonda oluşuna küfredenler de olacaktır. Şu bir gerçek ki; bu seneye damgasını vuracak filmlerden biri The Artist. Ödül törenlerinden eli boş dönmeyen ve şuana kadar 47 ödül almış olan yapım, bu senenin En İyi Film Oscarının da favorisi. Sinema severlerin kaçırmaması gereken bir sanat şaheseri, artist gibi bir film The Artist..  (9.5/10)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder