24 Şubat 2013 Pazar

Şiir Gibi Bir Kelebeğin Rüyası


Sinema salonlarındaki yerli film istilası bu hafta da devam ediyor. Yılmaz Erdoğan'ın geçen yıl içerisinde çekimlerini büyük bir gizlilikle yürüttüğü filmi Kelebeğin Rüyası nihayet vizyona giriyor. Filmi geçen salı günü 2000 davetlinin katıldığı galasında izleme fırsatı buldum. Öncelikle galadan bahsetmek gerekirse; bu zamana kadar yapılmış en Hollywoodvari bir geceye imza atılmıştı. Çok iyi hazırlanıldığı belliydi aynı filmin hazırlık süreci gibi. 
    
Kelebeğin Rüyası, Yılmaz Erdoğan'ın beşinci sinema filmi. Dram türünün Türk Sineması’ndaki en başarılı örneklerinden olan filmin oyuncu kadrosu da yıldız isimlerden oluşuyor. Kıvanç Tatlıtuğ, Mert Fırat, Belçim Bilgin, Ahmet Mümtaz Taylan gibi isimlere filmin hem senarist hem yönetmeni olan Yılmaz Erdoğan eşlik ediyor. Konusunu kısaca özetlersek; Zonguldak'ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa'da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı'nın kızı Suzan'ın Zonguldak'a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer'in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940'lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Çekimleri Zonguldak ve İstanbul’da yapılan film ayrıca Zonguldaklı madencilerin öyküsüne de değiniyor.
         
Gümüş, Aşk-Memnu ve Kuzey/Güney gibi TV dizilerindeki performansı ile gün geçtikçe oyunculuğu parlayan Kıvanç Tatlıtuğ'un tabiri caizse devleştiği yapım olmuş Kelebeğin Rüyası. Mimikleri, bakışları, duruşu, kısaca oyunculuğu ile Muzaffer Tayip Uslu'yu sadece perdeye yansıtmıyor, resmen yaşıyor ve yaşatıyor. Mert Fırat için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Zaten beyazperdede çoktan kendini ispat etmiş bir isim. Behçet Necatigil olarak izlediğimiz Yılmaz Erdoğan, rolünde biraz tutuk kalsada hakkını veriyor. Liseli kız olarak izlediğimiz Belçim Bilgin'e döndürülen eleştiri oklarını haksız buluyorum ben. Burada yaştan ziyade role bürünme kabiliyetine bakılmalı ve nitekim Belçim Bilgin bunun üstesinden rahatlıkla geliyor. Farah Zeynep Abdullah ise gayet başarılı bir şekilde, oyunculuk anlamında bir adım daha ilerlediğini gösteriyor Mediha Sessiz karakteri ile. Kısaca hem oyunculuklar hem de oyuncu yönetimi kusursuz denebilecek düzeyde.
      
Film teknik anlamda da çıtayı epey bir yükseltiyor. Dönem filmi olarak eşi benzeri rastlanmayan bir kalitede görsellik sunuyor. Filmin tarihi planları, detayları, kostümleri, aksesuarları, herşey ince işçiliğin ürünü. Müzikler de görselliği tamamlayıcı bir unsur oluyor. Yılmaz Erdoğan yönetmen olarak çok iyi bir iş çıkarıyor. Senaryoyu da bizzat kendisi yazdığı için şairlerin hayatını, hastalıklarını, aşk üçgenini, kısaca herşeyi detaylı bir şekilde sunuyor. Bu yüzden filmin süresi biraz fazla uzuyor. Buna rağmen daha açılıştan ve şairleri tanıttığı kısımdan seyirciyi yakalıyor ve film ile izleyici arasında bir bağ kuruluyor. Şiirsel bir anlatımın hakim olduğu filmde renk kullanımı da dikkat çekiyor. 
     
    
Sonuç olarak; mükemmele yakın senaryoyu kusursuz oyunculuklar tamamlıyor ve ortaya Yılmaz Erdoğan’dan şiir gibi bir film çıkıyor. Dram ile mizahın dengesi 138 dakikalık süresine rağmen bozulmuyor ve Türk Sineması açısından son yılların en iyi filmlerinden birine imza atılıyor. Şiddetle tavsiye ederim.  (8.5/10)
       


    



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder